gökyüzüne doğru minimal bir a capella

julianna_barwick_4

Julianna Barwick’in öyle tek başına gözüktüğüne bakmayın; tek enstrümanının sesi olduğuna da… Kapayın gözlerinizi, buyurun hipnoz seansına.

Bazı albümler anlatılmaz yaşanır; bu da öyle bir albüm. Ben biraz anlatmaya çalışacağım, ama bu, Julianna Barwick’I tasvir etmeye yetmeyecek biliyorum. 2007’de ilk albümü ‘Sanguine’i çıkardığında  meleklerin ayak seslerini hafiften hissetirmiş zaten. Şimdi bir de yeni albümü Florine’le kanatlanıp özgürce ve sessizce gökyüzünde uçma hissi herhalde böyle olurdu dedirtiyor. Eğer birilerine benzetmek gerekirse, benim gözümde Amiina’nın enstrümanlarının sadece vokal olduğu, Panda Bear’ın sözsüz kadın seslerinden oluştuğu bir atmosfer canlanıyor.  

Brooklyn doğumlu fotoğrafçı Julianna Barwick’in babası kilisede görevliymiş. Haftada 3-4 kez kilise ziyaretlerinde bulunurlarmış. Orada izlediği a capella’lara duyduğu hayranlıklar, ilahilerin ona yaşattığı hüzünler gözünden yaşların gelmesine kadar varmış. Armoni onu büyülemiş; büyülemiş ve şimdilerde yalnız başına çıkılan turnelerin keyfine sürüklemiş.

Julianna Barwick’in ilk göz ağrısı ‘Sanguine’ ruhani sesini bizlerle ilk tanıştırdığı albümü. Bu albümü yaklaşık bir buçuk sene üzerinde çalışarak yayınlamış. Tek başına; loop’larını bile elektronik gitarının pedalıyla yaparak. Time Out bu albümü anlatacak söz bulamamış; denizin diplerinden gelen ağır çekim seslerden tutun, Hıristiyan tenalı korku filmlerine kadar farklı duygular yaşattığını yazmış. Üst üste binen bir sürü Julianna oktavları, kısa kısa loop’lar ve büyüleyici melodilerden oluşan ‘sözsüz’ bu albümde parçaların isimleri de yok. İsimleri koymak size; sizin hissettiklerinize kalmış.

(dahası…)

Yayınlandı:  on Temmuz 31, 2009 at 1:38 am Yorum Yapın
Tags: , , , , , , , , , ,

ziyaret bitti, artık ölme zamanı

the_dodos_2

Birileri The Dodos’a folk rock serpmiş, hatta bir de vibrafon eklemiş. Yeni albümleri ‘Time to Die’ ile The Dodos yeni karakterini ortaya koymaya kararlı.

‘Time to Die’ öncelikle bedava müzik anlayışından korkmayan bir albüm. Daha doğrusu bunu bedava olarak değil, özgür olarak nitelendiriyor. Çünkü The Dodos albümün adıyla kurduğu web sitesinde 15 Eylül’de çıkması beklenen albümün tamamını dinleme seçeneği sunmuş bizlere. Hatta Meric Long’un sevimli bir üslupla bizzat gözlerimizin içine bakarak konuştuğu bir videosu da mevcut anasayfada; “Albümü dinlemenizi ve hissetmenizi istedik” diyor. Bize de bu misafirperverliğe teşekkür edip, albümü dinlemek düşüyor.

Kısaca hikayelerine bakarsak… 2006 yılında Meric Long’un solo projesi olarak ‘Dodobird’ adıyla kurulmuş. İleride davulun başına Logan Kroeber geçirilince kuş kanatlanıp uçmuş, isimleri ‘The Dodos’ olarak şimdiki halini almış. Meric aşçılık, Logan da resim işini bırakmış; iki ev arkadaşı kendilerini müziklerine adamışlar. 2006’da ilk albümleri ‘Beware of the Maniacs’ı yayınladıktan sonra, daha çoklara isimlerini duyuran ‘Visiter’ albümlerini de 2008 yılında ortaya çıkarmışlar.

Yeni albümleri ‘Time to Die’ 15 Eylül’de French Kiss Records tarafından piyasada olacak. Peki The Dodos bu albümle ne kadar değişmiş derseniz, cevap net olarak ‘oldukça’. The Dodos akustik ve perküsyon ağırlıklı karakterini yine koruyor; ama bu kez üzerine biraz folk rock, biraz da tatlı melodiler eklenmiş. İki farklı ismin dokunuşu mevcut. Bunlardan birincisi The Shins, Fleet Foxes, Built to Spill gibi toplulukların yapımcısı Phil Ek… Albüme folk rock yağdırma fikri tamamen kendisinin eseri. İkinci dokunuş ise topluluğun artık ikili olarak değil, üçlü olarak geçmesine de vesile olan Keaton Snyder. O da kim derseniz, albüme tatlı melodi dediğim atmosferi veren vibrafonun sorumlusu.

(dahası…)

günün parçası vol.20

juliannabarwick1

JULIANNA BARWICK – Choose (Florine, 2009)

Yayınlandı:  on Temmuz 28, 2009 at 10:36 pm Yorum Yapın
Tags: , , ,

yanmış çam kokulu kaset

tune-yards_puppet

Bir kuklacı, bir ukulele, bir dijital ses kayıt cihazı ve bir yazılım programı bir araya gelip kasede kaydedilinceortaya nasıl birşey çıkacağını merak ediyorsanız tUnE-YaRdS’a kulak verin.

The Beatles’ın Revolver’ını, Modern Jazz Quartet’in Django’sunu mırıldanarak büyümüş bir kız çocuğu Merrill Garbus… Aynı zamanda indie-punk grubu Sister Sui’nin elemanlarından. Geçtiğimiz aylarda müzikal adı tUnE-YaRdSile Marriage Records etiketi altında ‘sıfır maliyet’ albümü Bird-Brains’i yayınladı. Atlas Sound, TV On The Radio, The National, Camera Obscura gibi önemli isimlerin yuvası 4AD, albümdeki potansiyeli sezmiş olsa gerek; tUnE-YaRdS’ıda bünyesini kattığını geçtiğimiz günlerde açıkladı.

Sıfır maliyet albümün hikayesi ise parçaların dokusunda kendiniçok da güzelce hissettiriyor. Merrill Garbus, ev yapımı perküsyonu ve küçük gitar görünümüne sahip 4 telli folk enstrümanı ukulele ile yaptığı besteleri; etkileyici vokali ve etraftan kaydettiği seslerle bir araya getirip, bir arkadaşının hediyesi olan Sony dijital ses kayıt cihazına kaydediyor. İnternetten ücretsiz indirdiği Audacity programında düzenliyor ve albümünü kasede basıyor. Tabi bu süreç hafife alınmayacak şekilde geçiyor; neredeyse 2 buçuk yıl…

Ortaya çıkan albüm tek kelimeyle olağanüstü! Parçalar zaman zaman fazla ciddi, zaman zaman oldukça şımarık. Kendisi de bu durumu “Sesimi özgürce kullanmaya çalışıyorum; bazen agresif olduğu gibi bazen sevimli de olabiliyor” diyerek açıklıyor zaten. Müziğindeki dominant nitelikler ise Afrika temaları, yoğun perküsyon, çok seslilik ve deforme vokal… Garbus bir röportajında bazı insanların deforme edilmiş vokalden rahatsızlık duyduğunu, ama kendisinin bu tarzı çok sevdiğini söylüyor.

yazının devamı için tıklayın

Yayınlandı:  on Temmuz 24, 2009 at 9:50 am Yorum Yapın
Tags: , , , , , ,

canlı vol.2

İsveç’in en meşhur seslerinden Anna Ternheim burada, piyanonun başında “What Have I Done” parçasını söylüyor. 

Yayınlandı:  on Temmuz 20, 2009 at 2:02 pm Yorum Yapın
Tags:

70′lerde punk sanatı

Laurie Anderson

Laurie Anderson

MoMA’nın web sitesinde gezinirken devam etmekte olan bir sergiye rastladım. 70′lerin, 80′lerin sanatla iç içe sert müzik dünyasını müzik videoları, super-8 filmler, çizimler ve fotoğraflarla bir araya getiren ‘Looking At Music: Side 2′ sergisi Ekim ayına kadar devam edecekmiş.

Sergi 1970′lerin punk etkisini bizlere sanatlarıyla yansıtmak amacında.. Duvarları, farklı müzik gruplarının kendi tasarladıkları posterlerle veya sprey çizimleriyle dolu New York sokaklarını hatırlatıyor. Veya garajları stüdyo yapmış, bağıra çağıra müzik yapan ve Super 8 çekim yapan toplulukları canlandırıyor. Müzikle sanatın her zaman iç içe olduğunu da konu alan sergi, bazı müzik gruplarının gece kulüplerinin yanı sıra, kar amacı gütmeyen galerilerde de canlı performans sergilediğini hatırlatıyor. Hatta 1970′lerde gece kulübü açan müzisyenlerin olduğu gibi, 80′lerde şehrin doğusunda sanat galerileri açanlar da var. 

Peki sergi programında kimler kimler var.. İşte birkaç örnek..

b

Dominatrix ve Beth b

sanat bölümü öğrencileri olarak kurulan Talking Heads

sanat bölümü öğrencileri olarak kurulan Talking Heads

Glenn Branca ve Sonic Youth

Glenn Branca ve Sonic Youth

yazının devamı için tıklayın

günün parçası vol.19

the-essex-green-03-screen

THE ESSEX GREEN – Saturday (Everything is Green, 1999)

 

 

Yayınlandı:  on Temmuz 18, 2009 at 5:55 pm Yorum Yapın
Tags: ,

boz laneti emiliana

emiliana_torrii

Bu yaz organizasyonlarında bir lanettir gidiyor. Depeche Mode’a katılacakken tam bir gün öncesinde Dave Gahan hastalandı, biz ve sanırım iki şehri daha iptal etti. Benim için bir yıkım olmadı ama onca insan – hele ki şehir dışından bu amaçla gelmiş olanlar -  için üzücü oldu tabi… Ardından Röyksopp’u canlı izleme keyfini yaşayacağız diye sevindik, Efes One Love organizasyonlarına güvenimiz olduğu için.. Fakat konser; başımızdan aşağı dökülen biralar, ezilen ayaklar, insan trafiği, sahneyi karşına aldığında konseri azıcık işitmek, biraz yana geçtiğinde hiç işitmemek gibi başarısız bir ses sistemi, Anneli Drecker’in tadını hiç çıkaramamak, sahnenin görüş hizalarına koca koca standlar koymak şeklinde korkunç bir hayalkırıklığı yaşattı.

Ardından sevindik, Kuzey meleklerinden Emiliana Torrini’yi şöyle keyifle İstanbul Modern’in bahçesinde izleyeceğiz diye. Caz Festivali’nin beni hep sevindiren kuşağı; ‘yeni ozanlar’ın bu yılki konuğu olarak geliyordu. Açıkçası iki sene önce yine İstanbul Modern’in heykel bahçesinde Blonde Redhead konserinde de ufak çapta mekanan sığmama ve uzun bira kuyrukları gibi durumlar yaşanmıştı; ama yine de Emiliana Torrini’nin tadı orada güzel çıkacaktı, orası kesindi. Derken dün öğlen ‘yaz’ yağmuru başladı. Hemen ardından biletix’ten bir sms: “Konser 21:30′a ertelenmiş, emek sinemasına alınmıştır. İster biletlerinizi iade eder, ister katılırsınız.” Seviyoruz, katılırız, katlanırız… Neye mi katlanırız? Daha kapısından içeri girdiğinizde nefes alınamayacak şekilde havasız bir alanda konsere, çalışmayan klimalara, oksijensizliğin yarattığı kokuya, ışıkların yarattığı ultra sıcaklığa, terlemeye, içkini eline alıp keyifle konser izleyememenin yarattığı hayalkırıklığına, yaz konserini kapalı alanda izlemenin verdiği sıkıntıya… Emek Sineması’nı severiz, o ayrı, ama bu şekilde olmadı işte.

Değdi mi? Salondaki onca insanı bilemem, ama benim için değdi. Emiliana Torrini’nin etrafına saçtığı pozitif enerjiden mi, yoksa bebek gibi sesinden mi bilinmez; ama konser gerçekten de çok keyifli geçti. Torrini’nin Antony Hegarty’yi andıran çekingen el hareketleri; samimi, çocuksu, ama bir o kadar anaç tavırları; Kuzey’den gelip böylesine bir sıcağın içine sokulmasına rağmen konuyla ilgili yaptığı espriler; keyifli parçaları; kusursuz performansı… Bir de sık sık gözümün takıldığı davulcuyu da geçmemek lazım. Gözlüklü, şapkalı esrarengiz davulcu işini gerçekten severek ve çok da güzel yapıyordu. Arkada çaktırmadan, kendi halinde şov yapıyordu resmen..

Anlayacağınız İKSV, yağmurdan kaçarken doluya tutuldu; ama olsun, Emiliana Torrini bize dolu dolu bir gece yaşattı. Yine bekleriz, bu sefer İstanbul Modern’e veya ne bileyim Si*Sé’yi keyifle izleten Rahmi Koç Müzesi’ne…

Yayınlandı:  on Temmuz 16, 2009 at 10:46 am Yorum Yapın
Tags: , , , ,

yalnız bir elfin ağıtları

tiny%20vipers%201

Tiny Vipers’ın kaybedilenlerle kazanılanları, karanlığı aydınlatan umutları anlattığı yeni albümü ‘Life on Earth’ daimi sakinliğiyle bir meditasyon, iniş çıkışlarıyla olgun bir kadın gibi…

Fleet Foxes, The Album Leaf, Dntel, Iron and Wine, The Postal Service gibi bir künyeye sahip Sub Pop Records tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan Tiny Vipers’ın ikinci albümü ‘Life on Earth’ kendisinin adeta ‘artık olgunlaştığının’ bir delili gibi. Gerek elf güzelliği, gerek müziğindeki melankoli ile Joanna Newsom’a da zaman zaman benzetilen Jesy Fortino, nam-ı diğer Tiny Vipers 2007’de yayınladığı ilk albümü ‘Hands Across The World’den sonra bizi duygularla düşünmeye zorlayan bir albümle karşımızda…

‘Life on Earth’ Fortino’nun evinde kaydedilmiş ve daha sonra analog bir stüdyoda toparlanmış. Albüm, genelinde oldukça dokunaklı sözlere sahip; bulunmuş ama kaybedilmiş aşklar, gelmiş ama geçmiş gitmiş mekanlar… Plak şirketi albümü “geçmişi kullanarak geleceği aydınlatan bir fener” olarak nitelendiriyor. Gelecek geçmişi bir ateş gibi yok ediyor; çekilen acıların arkasında gizlenmiş olan galibiyetler ortaya çıkıyor. Tiny Vipers kötü sonu aydınlatan bir umuda dönüşüyor. Geçmişte yaşananların aslında sadece hafızamızda barındığını hatırlatıyor bize; ve umuda dair bir meditasyona katılıyoruz ‘Life on Earth’ ile…

Parçalar bu anlamlara uyumlu bir şekilde sade ve minimalist bir tempoyla akıp gidiyor. Yer yer inişler, yer yer çıkışlar yaşanıyor; geçmiş ve geleceğin, hüzün ve umudun, karanlık ve aydınlığın karşılaşması gibi. Tiny Vipers değişken vokalini hissiyatlara göre paylaşıyor; kimi zaman ihtiraslı ve hırslı, kimi zaman dokunaklı, kimi zaman oldukça ürkütücü…

yazının devamı için tıklayın

fleet foxes x vampire weekend / arcade fire = local natives

 local_natives

Kimisi onlara ‘A Fleet of Arcade Vampires On Fire’ diyor, kimisi ise ‘Grizzly Foxes’. Ama ortada net birşey var ki, önümüzdeki yıl herkes bu çocukları konuşacak…

Sessiz sedasız ilerlemekte Los Angeles’ın ‘lokal’ grubu Local Natives. Albüm hazır, etiketlenmeyi bekliyor. Grup, geçtiğimiz aylarda SXSW’te sergilediği performans ve taptaze limited edition single’ları ‘Sun Hands’ ile bizlere keyifli bir albümün gelmekte olduğunun sinyallerini yaktı bile.

Hikayelerine gelirsek… Taylor Rice, Ryan Hahn ve Kelcey Ayers lisede Cavil at Rest adında bir müzik grubu kurmuşlar. Bir süre sonra gruba basta Andy Ham ve davulda Matt Frazier eklenince isimlerini Local Natives olarak değiştirmişler. Henüz 3 senelik bir topluluk olan Local Natives’de Taylor, Ryan ve Kelcey’den oluşan üçlü armoniye şahitlik ediyoruz. Üçlünün barok vokallerinden dolayı da Fleet Foxes’ın Los Angeles versiyonu olarak yorumlanıyorlar. Müziklerinde aynı zamanda Vampire Weekend’in neşeli ezgilerine, ama aynı zamanda Arcade Fire’ın hüzünlü melodilerine benzer bir yan bulmak mümkün. Hatta onları Beirut’a, Grizzly Bear’a, Broken Social Scene’e de benzeten var. Görüldüğü gibi ortada gayet güzel bir karışım var; bize de Local Natives’in tadını çıkarmak kalıyor.

Onlar kendilerini bir gitar grubundan ziyade, vokal grubu olarak gördüklerini söylüyorlar. Zamanlarının çoğunu 3 vokalli armoniyi planlamaya ayırıyorlar. Vokal kadar önem verdikleri ve kendini müziklerinde hissettiren bir diğer değer ise perküsyon. Hayranlık besledikleri gruplara bakılırsa The Zombies, Crosby Stills& Nash’ten 60’ların armoni etkilerini aldıkları; Animal Collective, Broken Social Scene gibi gruplardan da güçlü perküsyon seslerini aldıkları söylenebilir. Aynı zamanda müziklerinde vocal ve perküsyonun yanında, zaman zaman hissedilen keman sesleri de var; kemanın başında ise grubun part-time kadını Amanda ‘Violin’…

yazının devamı için tıklayın